Mübarek 11 ayın sultanı Ramazan-ı şerif iklimine girdiğimiz şu günlerde, Ramazanın bize bahşettiği değerleri, siyasi çekişmelerin, gölgesinde bırakma misyonu üstlenmesini üzüntüyle seyrediyoruz.

Allah resulü; “bu dünyada bir yolcu yahut bir garip gibi ol” talimatını, diğer bütün talimatları gibi yaşadığı çağa bir çağrı olarak sunmamış bilakis çağlar ötesi çağrıya bir remz, bir miras olarak bırakmıştır zannım ve inancıma göre…

Ramazan-ı Şerif’i ağırlamanın heyecanına büründüğümüz gün, Düzce siyasetinde deprem etkisi oluşturan bir fotoğraf karesiyle karşılaştık.

1 fotoğraf 2 adam; Devlet Bahçeli ve Mehmet Keleş…

Herkesin bir yorumu, bir çıkarımı bir saptaması elbette vardır bu resme dair…

Eleştiriler, hakaretler, dezenformasyonlar, entrikalar daha neler neler… Hepsinin ve her şeyin ötesinde şöyle bir şey var; “biz hikâyeyi hep avcıdan dinledik, aslana hiçbir şey sormadık!”

Dava diye tarif edilen, dillere pelesenk olan o kavram kim için neyi ifade ediyor bilmediğim için, ‘davasına ihanet etti’ söylemlerini de aynı şekilde bilmiyorum, anlamıyorum… Öyle de bakmıyorum zaten.

Ama o fotoğraf karesine baktığımda lisanı hâlden şunu okuyabiliyorum; “ben ihanet etmiyorum! Bilakis, ihanet etmemek için, tarihi boyunca ihaneti içinde barındırmayanların partisinde, liderimin izinden gidiyorum!”

Keleş’in ihanetle bu kadar rahat bir şekilde suçlanmasının altında yatan asıl motivasyon ve özgüven, kendisine yapılan onca şeye rağmen suskunluğunu hiç bozmamış olmasından kaynaklanıyor…

Siyasi hırslar ve ihtiraslar, bugün davasına iğne ucu kadar bir yol bularak filizleneni ortadan kaldırmanın çok ötesine geçip, çevresindeki herkesi yutma agresifliğine doğru çoktan seyir halini almış gidiyor.

Hani bir garip yolcu gibi olacaktık bu dünyada?

Bugün, Mehmet Keleş’in MHP’den aday olmasından dolayı hedef tahtasına oturtanlar, düne kadar kendisine dair hangi duyguları besliyorlardı?

Kurulan konjonktürel baskının, Keleş’i aşarak çevresindeki herkesi yutacak bir gözü dönmüşlüğe ulaşmasını hangi gerekçeyle mazur görebiliriz?

Kafalarda; atamalardan, izlenen politikalardan doğan yüzlerce soru işareti varken, hiç ölmeyecekmiş gibi beslenen, büyütülen bu ihtiraslara nasıl taraf olabiliriz?

Hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, hiç yaşamamış gibi ölmeyecekler mi günün birinde?

Koca koca adamların çocuk çocuk hareketler yaptığı bir sahnede, çocukların koca adamlar gibi davranmasını çok göremeyiz.

Mesele gerçekten Düzce ise Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan’ı et tırnak yapan değerlere odaklanmak gerekmez mi?

Bir hadise meydana geldiğinde iki şeye bakılır;

1 - Kim seviniyor?
2- kim üzülüyor?

Tarihi boyunca, devletin ve toplumun kendine ihtiyaç duyduğu anlarda ortaya çıkıp üzerine düşeni zerre karşılık beklemeden yapıp tekrar köşesine çekilen ülkücü gönüllerde bir sevinç var…

Bu milletin, bu toplumun, Düzce’nin evlatları sevinçliyse kimin üzgün olduğu çok da mühim değil…

Toparlamak gerekirse; Hiç ölmeyecek bir hikâye inşa etmek istiyorsak Düzce için, yarın ölecekmiş gibi adilce, bütün karakterlerin söz hakkını eşit tutmalıyız vesselam…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.